Tag Archives: Türk

(tü) Benim Yetkim

Kafadaki Kaçıklık

Sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var!

Tımarhanedeki zavallı bir delinin, Tanrı baba olduğu ya da Japonyanın kralı, kutsal tin ve benzeri olduğu kuruntusuna düşmesiyle, huzur içinde yaşayan bir vatandaşın, iyi bir hıristiyan, dinci bir protestan, sadık bir vatandaş, erdemli bir insan ve benzeri olmasını kendi kaderi olduğunu sanması – bir ve aynı “saplantıdır”. İyi bir hıristiyan, dinci protestan ve erdemli insan ve benzeri olmamaya kalkışamayan ya da çalışamayan kişi, dindarlığın ve erdemliğin esiri ve kölesidir.

Evet, tüm dünyada hayalet kol geziyor!

Seninle beslenen kalbim, doyuma ulaşan gereksinimlerim ve seni sevdiğim için üstüne pervane oluyorsam, bu herhangi bir üstün varlık adına yapılmamaktadır, ki sen bunun kutsallaşmış bedenisin, ve seni bir hayalet olarak ya da görünüşteki bir tin olarak gördüğümden de değil, bizzat egoist hazzımdan dolayı: sen özün itibariyle benim için değerlisin, çünkü senin varlığın üstün varlık değildir, senden üstün ve senden genel de değildir. O biriciktir, senin gibi, çünkü sen biriciksin.

Hak toplumun tinidir. Toplumun bir iradesi varsa, işte bu irade haktır: Toplumun varlığı sadece hakka dayanır. Toplum sadece bireyler üzerine tahakküm kurmakla var olabildiği için, hak onun hükmeden iradesidir. Aristo adaletin toplumun yararına olduğunu söyler.

Var olan her hak yabancı haktır, bana “verilen” ve “hisseme düşendir”. Tüm dünya bana hak verseydi, haklı mı olurdum? Devlet ya da toplum tarafından eldeettiğim bir hak yabancı bir hakkın aynısı değil midir? Bir aptalın bana hak vermesi üzerine, kendi hakkıından şüphelenirim; onun hak vermesini beğenmiyorum. Bir bilgenin de bana hak vermesiyle haklı olmam. Benim haklı olup olmadığım aptalın ve bilgenin hak vermesinden tamamen bağımsızdır.

Bununla birlikte şimdiye kadar bu hakkı elde etmeye çalıştık. Hak arıyor ve bu amaçla da bir mahkemeye baş vuruyoruz. Hangi mahkemeye? Kralın, papazın ya da halk mahkemesine vb. Bir sultan mahkemesi, sultanın hak olarak belirlediği bir haktan başka hak verebilir mi? Sultanın bana verdiği hakka uygun olmayan bir hak ararsam, sultan mahkemesi bana hak verir mi? Örneğin, sultana göre hak olmayan ağır ihaneti bana hak olarak tanıyabilir mi? Benim hakkımı umursamayan o, bir sansür kurulu olarak, düşünce özgürlüğü hakkını bana verebilir mi? Ne arıyorum öyleyse ben bu mahkemede? Ben benim hakkım olanı değil, sultansal hak, yabancı hak arıyorum. Yabancı hak benim hakkımla uyum sağladığı sürece şüphesiz benim de hakkımdır.

Devlet tek tek insanların birbirleriyle kavga etmelerine izin vermiyor; düelloya karşı çıkıyor. Kavga edenlerin polisi çağırmamalarına rağmen polis cezalandırıyor; bu durum bir Ben ile bir Sen arasındaki kavga olarak kabul görmüyor. Aile reisinin çocuğunu dövmesine benzetiliyor. Aile hak sahibidir ve aile adına da baba, ben biricik olarak bu hakka sahip değilim.

Vossische Zeitung “hukuk devletini“ bize takdim ediyor. Hukuk devletinde her şeyin kararı bir yargıç ve bir mahkemenin elinde olması gerekiyor. Bu gazeteye göre, üst-sansür-kurulu “hakkın olduğu“ bir “mahkemedir”. Nasıl bir hak? Sansür hakkı. Sözkonusu mahkemenin yargısını haklı bulmak için, sansürü haklı bulmak gerekiyor. Aynı zamanda ama bu mahkemenin bir koruma sunduğu söyleniyor. Evet, tek bir sansürcünün yanılgısına karşı koruma: Bu mahkeme, isteminin yanlış yorumlanmasına karşı sadece sansür yasama kurulunu koruyor, yazanlara karşı ama kendi yasasını “hakkın kutsal yetkisiyle” daha da pekiştiriyor.

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece, benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler.

(tü) Solgun Suçlu Üzerine

Ey yargıçlar ve kurban edenler, hayvanı başını eğmedikçe öldürmek istemezsiniz, değil mi? Bakın! Solgun suçlu başını eğdi: büyük aşağılama gözlerinden sesleniyor.

“Benliğim aşılması gereken bir şeydir: benliğim bence insanın büyük aşağılanmasıdır”: böyle sesleniyor o gözden.

Kendi başına hüküm verdiği an – onun en yüksek anıydı. Bu yücelmiş kişinin yeniden alçak konumuna dönmesine meydan vermeyin.

Böyle kendi kendisinden ıstırap çeken için hiçbir kurtuluş yoktur, tez bir ölüm gelmedikçe.

Ey yargıçlar, sizin ölüm hükmünüz acıma olmalı, öç alma değil; dikkat edin, öldürürken siz kendiniz yaşamı haklı çıkarmalısınız. Öldürdüğünüz kişiyle barışmanız yetmez. Kederiniz, Üstinsan’a dönük sevginiz olsun: kendi sağ kalımınızı böyle haklı çıkarırsınız. “Düşman” deyin ama “alçak” demeyin, “sakat” deyin ama “rezil” demeyin “ahmak” deyin ama “günahkar” demeyin.

Ve sen, ey kızıl yargıç, kafanın içinde geçenleri yüksek sesle dile getirecek olsaydın, herkes şöyle haykırırdı: “Defol ey haşere, zehirli sürüngen!”

Ama düşünce başka, eylem başka ve eylem fikri başka. Bunlar arasında nedensellik çarkı dönmez. Bu solgun adamı bir fikir soldurdu. Suçu işlediği zaman eylemi için ehildi, ama işledikten sonra bu fikre dayanamadı.

Ve artık her zaman kendisini bir eylemi işleyen olarak görüyordu.Ben buna delilik derim. istisna onda tersine dönerek kural olmuştu.

Tebeşirle çizilen çizgi tavuğu hipnotize eder; onun vurduğu darbe zayıf aklını hipnotize etti. Ben buna eylemden sonraki delilik derim.

Dinleyin ey yargıçlar! Bunun yanında bir başka delilik daha var ve o da eylemden önceki deliliktir. Ah sizler, bu ruhun derinliklerine bence yeter derecede dalamıyorsımuz!

Kızıl yargıç şöyle der: “Bu suçlu neden cinayet işledi? Bir şey çalmak istiyordu da ondan.” Ama ben size diyorum ki, onun ruhu kan istiyordu, ganimet değil: o bıçağın mutluluğuna susamıştı.

Onun zayıf aklı bu deliliği kavrayamadı ve onu ikna etti. “Ne olur ki kandan!” dedi; “hiç olmazsa öldürdüğünden bir şey çalmak istemez misin? Ya da öç almak?”

Ve o, zayıf aklına uydu: aklının sözleri onun üstüne kurşun gibi yüklendi – o nedenle, öldürürken çaldı da. O, deliliğinden utanmak isteği duymadı

Ve şimdi suçunun kurşun yükü yine onu eziyor. Ve zayıf aklı yine öyle durgun, inmeli ve ağır.

Kafasını sallayabilse yükü üstünden yuvarlanacak. Ama bu kafayı kim sallayabilir?

Bu insan nedir? Ruh aracılığıyla dünyaya ulaşan bir yığın hastalık; bunlar orda aylarını yakalamak isterler.

Bu insan nedir? – birbirlerinin yanında nadiren sakin durabilen vahşi bir yılan dolamı -bunlar ayrılıp yola çıkar ve dünyada av ararlar.

Şu zavallı bedene bakın! Onun neyin ıstırabını ve açlığını çektiğini zavallı ruh kendisine göre yorumladı – canice arzu olarak ve bıçağın mutluluğuna duyulan açlık olarak yorumladı.

Şimdi hastalanan kişiye şimdi fena olan fenalık egemen olur. O, kendine acı veren şeyle acı vermek ister. Ama başka çağlar da olmuştur, başka bir fenalık ve iyilik de olmuştur.

Bir zamanlar şüphe ve Kendilik iradesi fenaydı. O zaman sakat olan sapkın ya da sihirbaz haline geldi; sapkın ya da sihirbaz olarak ıstırap çekti ve ıstırap çektirmek istedi.

Ama bu sizin kulağınıza girmiyor. Bana diyorsunuz ki, bu sizin iyi insanlarınıza zarar verir. Ama sizin iyi insanlarınızdan bana ne!

İyi insanlarınızın gerçekte fenalıkları değil de onlardaki birçok şey midemi bulandırıyor. Ah keşke, onların da bu solgun suçlu gibi bir deliliği olsa da o yüzden batsalar!

Gerçekten, onların deliliği hakikat, sadakat veya adalet adıyla anılsın isterdim; oysa onların uzun bir ömür sürmek ve acınası bir kendinden hoşnutluk içinde yaşamak için erdemleri var.

Ben girdap boyunca uzanan bir parmaklığım; bana tutunabilen tutunabilir; ama ben sizin topal değneğiniz değilim.

Zerdüşt böyle dedi.

(tü) Nietzsche, Devlet ve Devrim

Nietzsche –iktisat kuramları ile ciddi bir şekilde ilgilenmemiş olsa da– eserlerini kapitalizmin belli bir yorumu üzerine kurgulamıştır. Aslında 1870’lerde kapitalist üretim biçimi, en ileri ulusal formasyonlarda, sanayi kapitalizmine damgasını vuran rekabetçi aşamayı geride bırakıyor ve finansal sermayenin egemen olduğu emperyalist aşamaya giriyordu. Ne var ki Almanya’da durum biraz farklıydı ve bu ülkede kapitalizm, gecikmiş bir sanayileşme hareketi olarak feodal ilişkileri tasfiye ediyor ve bu nedenle de hâlâ ilerici bir yön taşıyordu. Öte yandan, Nietzsche, Marx ve Engels’in daha Manifesto’yu kaleme alırken gözlemledikleri kapitalizmin özünde yatan “küreselleşme” potansiyelini de sezmiş ve bundan bazı olumlu sonuçlar da çıkarmıştı. Sanıyorum ki Marx ve Engels ile Nietzsche’nin bu konuda otuz yıl arayla yazdıklarını alt alta koyarak birlikte okumak, aralarındaki ortak ve farklı noktaları saptamak açısından aydınlatıcı bir başlangıç olabilir.

Marx ve Engels (1848): “Burjuvazi dünya pazarını kullanarak tüm ülkelerin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik kazandırıyor. Gericilerin esef edecekleri şekilde, sanayinin ulusal temelini ortadan kaldırdı. Eski ulusal sanayiler yıkıldı ve bu yıkım hâlâ devam ediyor. (…) Ulusal üretimin karşıladığı ihtiyaçların yerini tatmin edilmeleri en uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerine bağlı olan yeni ihtiyaçlar alıyor. Eskiden olduğu gibi kendi kendilerine yeten ulusların ve bölgelerin birbirlerinden kopukluklarının yerini evrensel ilişkiler ve toplumların karşılıklı bağımlılıkları olgusu alıyor. Ve maddi üretimde olan şey, aynen kültürel üretimde de cereyan ediyor. Bir ulusun entelektüel ürünleri tüm ulusların ortak mülkiyeti oluyor. Ulusal dar görüşlülükler ve dışlamalar gitgide olanaksızlaşıyor. Ulusal ve yerel edebiyatların çeşitliliğinden evrensel bir edebiyat doğuyor.”[28]

Friedrich Nietzsche (1878): “Ticaret ve sanayi, kitap ve edebiyat değişimi, yüksek kültürün herkesin ortaklığına sunulması, hızla yer ve şehir değiştirmeler, halen toprak sahibi olmayan herkese özgü göçebe hayatı, işte bütün bunlar kaçınılmaz olarak ulusların zayıflamasına yol açıyor ve –hiç olmazsa Avrupa uluslarının– yıkımıyla tamamlanıyor; öyle ki bu gelişme sürekli karışmalar sonucunda karma bir ırkın, bir Avrupa insanının doğmasına yol açacak.”[29]

Yukarıdaki satırlardan anlaşılabileceği gibi, Marx, Engels ve Nietzsche kapitalizmin küresel eğilimi hakkında ortak görüşlere sahiptirler; ne var ki Marx ve Engels bundan proletarya enternasyonalizmi ve sosyalist devrim yönünde sonuçlar çıkarır ve bunların kavgasını verirken, Nietzsche giderek kaybolan aristokratik değerlerin yasını tutmakta ve oklarını “eşitlik” ilkesi ile bu değerleri yok etmeye çalışan burjuva demokrasisine çevirmektedir. Ulusallıktan “yüksek kültür”ün egemen olduğu evrenselliğe geçişi sağlayacak halka ise, Nietzsche’ye göre, ırkların karışmasından doğacak “Avrupa insanı” ve bir “Avrupa federasyonu” olacaktır.

Gerçekten de 1870 Alman-Fransız savaşına bir Alman milliyetçisi olarak katılan Nietzsche, izleyen yıllarda aristokratik bir Avrupa-merkezciliğine kaymış, fakat henüz ütopya niteliğindeki bu özlem kişiliğinde bir kolektif kimlik bunalımına yol açmıştı. Nietzsche düşünce ve duygu dünyalarını karşı karşıya getiren bu bunalımda yer yer Almanlar hakkında çok ağır şeyler söyleyecek ve kendisine Polonyalı aristokrat atalar arayacak, yer yer –Nazilere malzeme olan– anti-semit beyanlarda bulunacak ve yer yer de, tam aksine, Yahudileri göklere çıkaran ifadeler kullanacaktır. Bununla beraber unutulmaması gereken nokta şudur ki, Nietzsche, Alman ulusunu en ağır şekilde eleştirirken bile aslında Alman kalıyor ve kavgasını Alman kültürünün araçları ile veriyordu. “Nietzsche’nin germanik karakterinden bir an bile kuşku duymuyorum”, diye yazmıştır yakın dostu ve meslektaşı F. Overbeck, “gerçekte Nietzsche bir Almandan başka bir şey değildi; ancak imge dünyasında Slav idi”.[30]

Marx ve Engels’e göre başlangıçta doğa güçleriyle savaşan insanlar giderek doğaya kendi aralarında kurdukları ilişkiler aracılığıyla yaklaşmışlar ve böylece üretim güçleri, teknoloji ve mülkiyet ilişkilerinden oluşan bir “ikinci doğa” yaratmışlardı. İki düşünür kuramsal çalışmalarını “alt-yapı” adını verdikleri bu “ikinci doğa”nın analizine hasretmişlerdi: İnsanlar gerçek özgürlüğe ve yaratıcılığa kavuşmak için bu “ikinci doğa”yı da yenmek zorundaydılar. İlginçtir ki Nietzsche de tarih ve toplum analizlerini insan-doğa ilişkileri üzerine kurmuş, fakat “ikinci doğa”yı çok farklı bir şekilde tanımlamıştır. Filozofa göre insanlar, doğuştan gelen özelliklerin yanı sıra, “geçmişin hırslarının, yanlışlarının, hatalarının hatta cürümlerinin” de biçimlendirdiği bir “doğa”ya sahiptiler; fakat “yeni ve güçlü bir disiplin” ile bununla savaşıyorlar ve kendilerine “yeni bir alışkanlık, yeni bir içgüdü ve birinci doğayı yenecek ikinci bir doğa” yaratıyorlardı.[31] Nasıl “ikinci doğa” Marx’ta insanları “yabancılaştıran” bir işlev ile yüklüyse, Nietzsche’de de tüm değerleri “bayağılaştıran” ve giderek nihilizme yol açan bir işlevle yüklüydü. Böylece Nietzsche’nin felsefesinde insanlık savaşı da bir “doğalar savaşı” şeklinde ortaya çıkıyordu ve bu savaş “aynı”nın ebed-müddet yeniden yaşanması şeklinde ortaya çıkıyordu. Ne var ki, çoğu kez sanıldığı gibi, burada “aynı” olan şey, tekrarlanan, geri gelen şeyler değildi; “aynı” olan şey, sadece tekrarlanma, geri dönme olgusu idi. Hegel’e karşı büyük kavgalar veren filozof, daha sonra kendisinde de bir “Hegelci” taraf bulmuştur.[32]

Aslında doğa kavgasını eleştirel tarih anlayışıyla yürütenler umutsuz değillerdi; çünkü çok iyi biliyorlardı ki “birinci doğa”lar tarihte defalarca yenilmişti ve bizzat kendilerinin savaştıkları “birinci doğa” da bir zamanlar “ikinci doğa” idi. Nietzsche’nin kendisi de bu kavgaya “tüm değerlerin dönüşümü”nü (Umwertung aller Werte) hedefleyen radikal bir programla katılmış ve bu konuda ömrünün sonuna kadar da tutarlı olmuştur. Bir mektubunda, “Alman dilinde yazılmış en derin eser”[33] diye nitelediği kitabında yeni değerler düzeninin habercisi (ya da “peygamber”i) olan Zerdüşt, çekildiği dağda on yıllık tefekkürden sonra dağdan iniyor ve insanlara bu değerlerin temsilcisi olan “üst-insan”ı (Übermensch) anlatıyordu.[34]

Nietzsche, sınıf kavgasının yerine ikinci doğa ve yeni değerler kavgasını koyunca iktisadi ve toplumsal hayatın somut analizi yükümlülüğünden kurtuluyor ve sığındığı mitler dünyasında yeni bir aristokrasi düşlüyordu. Toplumsal hayat artık onun gözlerinde rantla yaşayan, üstün yetenekli, yaratıcı bir seçkinler grubuyla, bunlara hizmet etmekle mükellef kölelerden ibaretti. “Zayıflara karşı güçlülerin yanında olmalıyız” diyordu Nietzsche, “Yunanlıların köleci sistemleri yüzünden çöktükleri söyleniyor; biz ise kölelerimiz olmadığı için çökeceğiz”.[35]

Aslında “modern köleler” de vardı ve herkesin köleliği lanetlemesine rağmen Nietzsche de biliyordu ki, “(eski) köleler, modern emekçilerden (Fabrik-Sklaverei) daha güvenceli ve daha mutlu bir yaşam içinde olmuşlardı”.[36] Gerçi Bismarck işçilere bazı haklar tanımıştı: Artık işçiler asker olabiliyor, sendika kurabiliyor, seçimlerde oy kullanabiliyordu; fakat yine de durumları, kendilerine, “ahlak diliyle söylemek gerekirse, bir adaletsizlik” olarak görünüyordu. “Bu durumda soruyorum, diyor Nietzsche, hâlâ ne isteniyor? Eğer bir amaca ulaşmak isteniyorsa onun araçlarına da sahip olmak gerekir. Eğer köleler isteniyorsa onlara kendilerini efendi yapacak şeyler vermek deliliktir”.[37] Ve kendisi deli değildi; köleleri istiyordu. Oysa mevcut öğretim sistemi bu amaca tamamen ters bir işlev yüklenmişti ve bu durumda Nietzsche de, Marx’ın tezini ters bir amaçla tekrarlayarak, istediği düzenin kurucuları olarak “eğitilmiş eğitimcilerden” söz ediyordu.[38] Continue reading (tü) Nietzsche, Devlet ve Devrim

(tü) Hiçliğe Varoluşsal Bir Yaklaşım #2

20. yüzyılın en etkili felsefe akımlarından biri olan varoluşçuluk, varoluşun özden önce geldiğini belirterek bireyin kendi seçimleriyle kendini inşa ettiğini savunur. İnsan nasıl kendi seçimleriyle kendini var edebiliyorsa aynı şekilde kendi seçimleriyle kendini yok etme, kendini hiçleştirme durumuna da düşebilmektedir. Varoluşçuluk, kuşkusuz insanın varoluşuna dair sorgulamalar getirdiğinde, insanın varoluşunu anlamlandırmaya çalıştığında varlık kadar hiçliğin de kıyılarında dolaşmıştır. İnsan, tek boyutlu bir varlık değil, karmaşık dünyasıyla çok boyutlu bir varlıktır ve kendini bilinçli ya da bilinçsiz zıtlıklarla var eder. Bu noktada insan yaşamı da varlık ve hiçlik arasında gidip gelen uzun ve zor bir yoldur.

Varoluşçuluk’un varoluşçu yazarlar tarafından oldukça farklı ifadelerle açıklanmaya çalışıldığı görülür. Weil’e göre bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hameline’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’ya göre idealizm, Benda’ya göre usdışıcılık, Foulquie’ye göre saçmalık olan varoluşçuluk; bu tanımlarla ne denli farklı algıları bir araya getirdiğini gösterir. Nietzsche “Hayat bir yorumdur” der, insan varoluşu da yorumlarla anlam kazanır ya da yorumlarla anlamsızlaşır. Yapılan bu tanımların hepsi de aslında varoluşçuluk için geçerlidir ve her biri insanın kendisini varlığa ulaştırdığı noktada aynı zamanda hiçleştiren tanımlar olmuştur. Bunun yanında Heinamann, varoluşçuluğun tanımının yapılamayacağını belirterek varoluşçuluk özünü karşılayacak tek bir özün olamayacağını savunur. Sartre da Heinamann gibi varoluşçuluğa ait kesin bir tanım yapmamaktadır.

Varoluşçulukta “insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkûm bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique oluşu) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanin kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar mevcuttur. Ayrıca ‘insan evreni aşabilir mi aşamaz mı?’, ‘Aşarsa nereye kadar varır bu aşma’ gibi sorular karşımıza çıkar. (Sartre, 2009, s.56)

En büyük popülaritesini İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kazanmaya başlayan varoluşçuluk, savaş psikolojisinden oldukça etkilenmiş; savaşın yıkıcılığı, ölüm korkusu, bunaltı ve hayatın hiçliğini de beraberinde getirmiştir. Sartre’ın insanın varoluşu bağlamında işlediği ana temalar ve kavramlar “Anlamsızlık”, “Boğuntu (Bunaltı)”, “Ortada bırakılmışlık ve yalnızlık duygusu”, “Otonom özgürlük ahlâkı”, “Asma”, “Sorumluluk”… vb. olduğu gibi bu kavramlar ‘varlık’ın alanına girerken hiçliğin de içerisinde yer almıştır. Continue reading (tü) Hiçliğe Varoluşsal Bir Yaklaşım #2

(tü) Hiçliğe Varoluşsal Bir Yaklaşım #1

1.1. HİÇLİK KAVRAMI
Temelde “hiç olma durumu” olarak nitelendirilen hiçlik, daha çok varoluşsal bir sorunun habercisi durumundadır. Aynı zamanda yokluk, boşluk kavramlarıyla da kendini ifade eden hiçlik, ilkin daha çok “yokluk” kavramı çerçevesinde temellendirilir. Aslında yapılan tanımlara bakıldığında hiçlik ile yokluğun birbirlerinin yerine kullanılan kavramlar olduğu dikkati çeker.

Hiçlik; Almanca’da ‘Nichts’, Fransızca’da ‘Neant’, İngilizce’de ‘Non-being’, Latince’de ‘Non ens’ ve osm. ‘Adem’ kelimeleriyle karşılığını bulur. Hiçlik için yapılan tanımlara bakılırsa 1) Hiç olma durumu 2) Yokluk 3) Gerçekteki özelliklerin, durumların, belirlenimlerin yadsınarak ortadan kaldırılması sonucu bir şeyin var olmayışı, boşluk, yokluk (Püsküllüoğlu, 2004, s. 626-627)”; “1-Yadsıma sonucu, gerçekteki belirlenimlerin, özelliklerin, durumların ortadan kaldırılması sonucu bir şeyin var olmayışı (göreli hiçlik). 2- Varlığın eksikliği olmayışı, yokluğu (salt hiçlik) (Akarsu, 1975, s.88)” şeklinde tanımlanır. “is. 1-Hiç olma durumu: Hiçlik içerisinde. 2- fel. İnkar sonucu, gerçekteki özelliklerinin, durumlarının ortadan kaldırılması sonucu bir şeyin var olmayışı, yokluk. (Türkçe Sözlük, 2005, s. 889)” ifadesiyle karşılığını bulur. Görüldüğü gibi hiçlik aynı zamanda ‘yokluk’la da eş anlamlıdır.

1.2. HİÇLİKLE İLİŞKİLENDİRİLEN DİĞER KAVRAMLAR
1.2.1. YOKLUK
Hiçlik’le ilişkilendirilen bir diğer kavram olan Yokluk’un farklı sözlüklerdeki tanımı ise şöyledir:

1- Yok olma, bulunmama durumu, adem, ademiyet, fıkdan, gaybubet,varlık karşıtı 2- mec. Fakirlik, yoksulluk 3- fel. Hiçlik (Türkçe Sözlük, 2005, s. 2187)”; tasavvuf dilinde, gerçek varlık. İslam tasavvufuna göre varlık, yokluktur; gerçek varlık insan yok olduktan sonra başlar. İnsan ancak ondan sonra Tanrılık varlığa kavuşur. Tanrıda var olur. Hayyatiyye tarikatının kurucusu Bağdatlı Hayyat’a göre (X. yüzyıl) ak yoklukta ak, kara yoklukta karadır (Hançerlioğlu, 1984, s.726).

“Var olmayan; varlığı bulunmayan; varlıksal bir değeri, içerimi ya da karşılığı olmayan; ait olduğu varlık bilgisel çerçevenin gerçeklik tasarımına uymayan ya da bu çerçeveye göre gerçek olmayanı anlatan; genelde varlığın, daha özeldeyse tek tek var olanların karşıtı olarak var olmayış için kullanılan felsefe terimi” (Sarp vd., 2002, s.697)
Bir başka tanım ise Ahmet Cevizci tarafından şu şekilde yapılmıştır:
1. Var olan hiçbir şeyin bulunmaması, varlığın yoksunluğu veya belirlilikten ya da gerçeklikten yoksun olma hali. Bir şeyin kimliği ve faaliyeti için gerekli olan gerçekliğin olmayışı (…)
2. Varlıkta, belirli bir form ya da düzenin olmaması hali. Gerçeklikten tümüyle yoksun ya da gerçek-dışı olma veya hiçbir gerçekliği bulunmama durumu.
3. Ve nihayet, varlık hiyerarşisinin en altında, mutlak bir gerçekliğin en uzağında bulunan madde.
4. Bir şeyin doğuştan getirdiği, aktüelleşecek hiçbir potansiyeli olmaması, kendisini gerçekleştirecek hiçbir eğilim, ya da yönelimi bulunmaması hali” (Cevizci, 2000, s.578).

1.2.2. VARLIK
Yukarıda da görüldüğü gibi yokluk terimine karşılık olarak söylenenlerin hareket noktası varlık veya var olanlar olmakta, diğer taraftan insan kendisi de dahil bir varlık ortamı içerisinde bulunmaktadır. Hiçlik kavramının geçerli bir tanıma ulaşması için varlık kavramının da irdelenmesi gerekmektedir. Çünkü hiçliğe giden yol varlıktan geçer.

İlk önce Parmenides’in kullandığı varlık tanımına bakıldığında Almanca sein; Fransızca eire; İngilizce being; Latince ens, esse; Yunanca to on, einai; osm. mevcudiyet kelimeleriyle karşılanır. Bedia Akarsu Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde ‘varlık’ı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır.

Var olan şey; var olduğu söylenen şey; var olanın varoluşu. (Var olan şeylerle varlık arasındaki ayrım, doğru ile doğruluk arasındaki ayrım gibidir; doğru olan birçok şeyler vardır, ama doğruluk bu birçok doğrularda bir ve aynıdır.) Aristoteles’te “var olanların var¬lığı”, var olanların çokluğu içinde ortak olan, özdeş olan. 2- Oluş ve yok oluşun karşıtı olarak: Kalıcı olan, gelip geçici olmayan. 3- Bütün var olanları içine alan en genel kavram. 4- Görüntünün karşıtı olarak gerçekten var olan. // Varlık, gerçek (real) varlık, düşüncel (ideal) varlık olarak ayrılır: Gerçek varlık çoğunlukla varoluş (existentia) olarak, düşüncel varlık öz (essentia) olarak gösterilir. Gerçek varlık gerçekliğini nesnelerden, olaylardan, kişilerden alan şeydir, uzay- zaman içindedir, bireyseldir, tektir; düşünsel varlık ise uzay-zaman- dışıdır, duyularla algılanamaz, elle tutulur gerçekliği yoktur; bu an¬lamda değerler, matematik ve mantığın kavramları düşüncel varlıklardır (Akarsu, 1975, s.177).

1.2.3. BOŞLUK
‘Hiçlik’le bir arada değerlendirilen bir diğer kavram olan ‘boşluk’a baktığımızda (Os. halâ; Fr. vide; Al. das leere; İng. emptiness, void; İt. vuoto) içinde hiçbir özelliğin bulunmadığı uzay… Doluluk karşıtı olan boşluk terimi, içinde hiçbir özdeğin bulunmadığı uzayı dile getirir. Ancak bizi ilgilendiren boşluğun eksiklik, yoksunluk duygusu anlamına gelen tanımıdır.

1.2.4. SEPTİZM, ANARŞİZM ve KAOS
Hiçlik denilince akla gelen başka kavramlar da söz konusudur. Bunlar başta septizm olmak üzere anarşizm ve kaos’dur. Septizm yani kuşkuculuk Almanca skeptizismus; Fransızca scepticisme; İngilizce scepticism; Yunanca skepteshai; osm. hisbaniye, reybiye kelimelerine karşılık gelir.

“1- Düşünsel tutum olarak: a. Kesin bir tutumda olmama, karar verememe b. Kuşkuyu ilke yapma; her değerden, anlatımdan, öğretiden, inançtan ilkece kuşku duyma. 2- Yöntem olarak; apaçık olan doğruya, kesin bilgiye varmak için, sağlam bir dayanak bulana dek, bütün bilgilerin gözden geçirilerek eleştirilmesi, sınanması 3- Felsefe çığırı olarak: Gerçekliğin özünü bilmenin olanaklı olmadığını ileri süren öğretiler: a. Salt, köktenci kuşkuculuk; her türlü bilgi olanağını yadsır. b. Ölçülü, göreli kuşkuculuk; yalnızca belli alanlarda bilgi olanağını kaldırır.” Görece şüphecilik, herkes için kesin bir bilginin olacağını kabul etmez. Görece şüphecilik, savunucuları tarafından git gide nihilizme varmıştır. Örneğin Georgias’ın şu söylemi bu noktada dikkat çekicidir. “Hiçbir şey yoktur. Varsa bile insan için kavranılamaz. Kavranılsa bile öteki insanlara anlatılamaz.” (Akarsu, 1975, s.288)”

Zaten hiçlik’in en uç noktası olarak kabul edeceğimiz nihilizmin başlangıcı septizimle bağdaştırılır.
Kaos ise; almanca, Fransızca ve İngilizce’de chaos kelimesiyle; Yunanca’da ise khaos kelimesiyle karşılığını bulur. Kaos, Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde “evrenin, düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu” olarak tanımlanır.

Bir diğer kavram olan anarşizm ise Osmanlıca ihtilalliye, inkılabiyye; Fransızca anarchisme, Almanca anarchismus, İngilizce anarchism kelimelerine karşılık gelirken en başta devlet olmak üzere bütün despot kurumları bertaraf etmeyi öngören öğretidir.

(tü) Yeni Put Üzerine

Algunos párrafos desde Así habló Zaratustra en turco, publicado recientemente por Nihilist Okumalar (Lecturas Nihilistas).


Bir yerlerde halklar ve sürüler var hâlâ, ama bizde değil, kardeşlerim: burada devletler var.

Devlet mi? Nedir bu? Pekala! Şimdi kulak verin bana. Çünkü şimdi size halkların ölümü hakkında bir çift sözüm var.

Devlet tüm soğuk canavarların en soğuğudur. Soğuktur soyledigi yalanlar da; ve şu yalan dökülür dudaklarından: “Ben, devlet, halkın ta kendisiyim.”

Yalandır bu! Yaratıcılardı halkları yaratanlar ve onların üzerlerine birer inanç ve sevgi astılar: böylece, hizmet ettiler yaşama.

Birçokları için tuzaklar kuranlar ve bu tuzağı devlet diye adlandıranlar, yok edicilerdir: bir kılıç ve yüzlerce hırs asarlar onların üzerine.

Nerede hâlâ halk varsa, orada anlaşılmaz devlet ve uğursuzluk gözüyle bakılır ona, törelere ve yasalara yönelik bir günah olarak nefret edilir ondan.

Şu ipucunu vereyim size: Her halk iyiye ve kötüye ilişkin kendi dilini konuşur; komşusu anlamaz bunu. O kendi dilini törelerinde ve yasalarında yaratmıştır.

Oysa devlet iyinin ve kötünün tüm dilleriyle yalan söyler; her konuştuğu da yalandır — ve her ne varsa elinde, onu çalarak elde etmiştir.

Her şey sahtedir onda; çalıntı dişlerle ısırır, o ısırgan. Sahtedir iç organları bile.

iyi ve kötüye ilişkin dildeki karmaşa: devletin işareti olarak bu ipucunu veriyorum size. Sahiden, ölüm isteminin işaretidir bu! ö lümü vaaz edenlere göz kırpar, sahiden!

Gereğinden fazla insan doğuyor: lüzumsuzlar için icat edilmiştir devlet!

Baksanıza, nasıl da çekiyor kendine onları, çok-fazlaları! Nasıl da çiğneyip yutuyor onları ve geviş getiriyor sonra da!

“Yeryüzünde benden büyük yok: Ben, tanrının düzen kuran parmağıyım” — böyle bögürüyor bu canavar. Ve sadece uzun kulaklılar ve yalnızca yakını görebilenler de değildir, önünde diz çökenler!

Ah, büyük ruhlar, sizlere de fısıldıyor tüyler ürpertici yalanlarım.

Ah, bulur o, kendilerini tüketmekten hoşlanan zengin yürekleri!

Evet, sizi de bulur o, siz eski tanrıyı ak edenleri! Yorgun düştünüz kavgada, şimdi de bu yeni putun işine yanyor yorgunluğunuz!

Kahramanlan ve saygıdeğer kişileri toplamak istiyor etrafına, bu yeni pul! İç huzurunun güneşinde ısınmaktan hoşlanıyor — bu soğuk canavar!

Siz ona tapınırsanız, her şeyi verecektir o size , bu yeni puj;: böyle satın alıyor erdeminizin pırıltısını ve gururlu gözlerinizdeki bakışı.

Sizi kullanarak tuzağa düşürmek istiyor çok-fazlalan! Evet, bir cehennem hilesi yaratılmıştır orada, bir ölüm atı, tanrısal şereflerle süslü koşu takımlanyla şıngırdayan!

Evet, çoğunluk için bir ölüm yaratılmıştır orada, kendim yaşam diye öven bir ölüm: doğrusu yürekten bir hizmettir bu, ölümü vaaz edenlerin tümü için!

Devlet diyorum, herkesin, iyilerin ve kötülerin zehir içtiği o yere: devlet, iyilerin ve kötülerin, herkesin kendim kaybettiği yer: devlet, herkesin yavaş yavaş intihar etmesine — “yaşam” adı verilen yer.

Bakın şu lüzumsuzlara! Mucitlerin eserlerini ve bilgelerin hazînelerini çalıyorlar: kültür diyorlar hırsızlıklarına — ve her şey hastalık ve felaket oluyor onlara!

Bakın şu lüzumsuzlara! Her daim hastadırlar, balgam çıkartırlar ve gazete derler bu çıkarttıklarına. Birbirlerini yularlar ve kendilerini bile hazmedemezler.

Bakın şu lüzumsuzlara! Servet edinirler ve böylece daha da yoksullaşırlar. Güç ve gücün kaldıracını isterler, yani çok para sahibi olmayı isterler, — bu çulsuzlar!5

Şu çevik maymunların tırmanışına bakın! Birbirlerinin sırtından tırmanırlar, böylece çamura ve derine batarlar.

Tahta geçmek ister hepsi: onların deliliğidir bu — sanki mutluluk tahtta otururmuş gibi! Genellikle çamur oturur tahtta — ve genellikle taht da çamurda.

Bunların hepsi delidir, birbirlerinin sırtına tırmanan maymunlardır ve aşın kızışmışlardır benim gözümde. Putlarının, o soğuk hayvanın kötü kokusu geliyor burnuma: kötü kokulan geliyor burnuma hepsinin, bu putperestlerin.

Kardeşlerim, onların ağızlarının ve hırslarının kokuşmuşluğunda boğulmak mı istiyorsunuz! En iyisi pencereleri kırın da, atın kendinizi açık havaya!

Uzak durun bu kötü kokudan! Uzaklaşın lüzumsuzların putperestliğinden!

Uzak durun bu kötü kokudan! Uzak durun bu insan kurbanların buharından!

Büyük ruhlar için açık duruyor yeryüzü önlerinde hâlâ. Münzeviler ve münzevi çiftler için, etrafında durgun denizlerin kokusunun estiği birçok yer var hâlâ.

Büyük ruhlar için özgür bir yaşam açık duruyor önlerinde hâlâ. Sahiden, kimin az mülkü varsa, o daha az başkasının malı olur: şan olsun küçük yoksulluğa!

Orada, devletin bittiği yerde başlar, fazlalık olmayan ilk insan: orada başlar gerekli olanın şarkısı, biricik ve eşsiz bir biçimde.

Oraya, devletin bittiği yere — oraya bakın kardeşlerim! Görmüyor musunuz, gökkuşağını ve Üstinsana giden köprüleri? —

Böyle söyledi Zerdüşt.

[tü] (Meksika) Yabanıla Meyleden Bireyciler’in Yirmi Dördüncü Bildirisi

Traducción al turco del comunicado 24 de ITS, en él “Ouroboros Silvestre” grupo de ITS en el Estado de México se responsabiliza la activación de un artefacto incendiario en transporte público.

Traducción a cargo de “Nox”.

¡Que TODOS ardan!

¡Que TODO arda!


Onların hepsini yakalım. Hepsini. Uygarlığın tüm sefil üyelerini. Bu güzel yeryüzündeki altyapılarının tamamını.

Erkekler ve kadınları, öğrenciler ve işsizleri, ev hanımları ve işadamlarını, varlıklılar ve yoksulları, cilt rengine bakılmaksızın, sosyal sınıf ve cinsiyeti, onların hepsini eşit derece yakalım.  Günün sonunda, hiper-uygarlar, boş varlıklar, üzüntü ya da zafer olmadan yürüyen et ve kemikli üzüntülü torbalar; hepsi geçici ve saçma varlığının acı verici ağırlığını taşıyor.

Elimizden gelen her şeyi yakacağız, istediğimiz her şeyi yakacağız. Kundaklama için öldürücü tutku, medeniyetsiz kâbuslar karanlık gökyüzü altında gerçekleşti. Savaştaki bireyciler, ahlakdışı eko-aşırılar, İntikam için susamış nihilistler, kan için benzeşenler, hepsini yakalım.

14 Şubat sabahı Rosario metro hattındaki bir otobüse bir kundakçı aygıt bırakıp gittik. Aygıt Meksika Devleti’nde Tlalnepantla belediyesi çevresinde çıktı.

Müdahalede bulunup kahramanı oynayan bazı insanlar olmasaydı, ateşimiz lanetli makineyi tümüyle yakmış olurdu. Şimdilik sadece hafif hasarlara maruz kaldı. Sorun değil, Bakışlarımız uygarlık ve iğrenç vatandaşlar üzerinde olmaya devam edecek.

ITS mafyası ile suç ortaklığı, Çakmaktaşı Bıçağı’nın Gizli Klanı, Gelişigüzel Fraksiyon, Pagan Dağı Tarikatı, Gizli Orman Topluluğu ileri, egoist hedeflerinin vücudu yok ettikten sonra Ormanın Mistik Göçebe Yağmacı Topluluğu’nun eko-aşırılarına güç.

İntikamcı Wildfire hücresi ile suç ortaklığı.

Yangın iğrenç şehirlere baştan sona yayılsın!

Yangın uygarlığın izlerini bölmek için, kırsal bölgelere yayılsın!

Yabanıla Meyleden Bireyciler – Meksika Şehri

(tü) Meksika-Yabanıla Meyleden Bireyciler’in Yirmi İkinci Bildirisi

Traducción al turco del fiero comunicado número 22 de ITS, firmado desde la ciudad de Torreón, Coahuila, ciudad norteña de México.

Traducción a cargo de “Nox”.

¡Por la expanción de la conspiración eco-extremista-nihilista!


“Ölmeyi bekleyenler beklesin.”

T.

Ve bekleyenlere ve saldırıda ölmek için “mükemmel” anı bekleyenlere izin verin… Vatandaşın tadını çıkardığı sessizliği ve huzuru yeni baştan kırarız. Görünmez tehdit gibi hareket edip komplo kuruyoruz biz, ve evet, ITS Torreón’da etkindir.

Uygarlık ilerlemesi ve onun sadık uşakları onu yayarak ve mükemmelleştirerek, adım adım ilerliyor. Artık modern insanlığın tekno-endüstriyel uygarlığa düşman olacağına umudumuz yok, çocukluğunda hayal ettikleri geleceğe onları getiren her teknolojik ilerlemeyi takdir ettikleri her zamankinden daha fazla görünüyor: evet, şu uçan arabalar ve robot uşaklar ile. Tek konu şimdi o konuda ufak bir değişiklik olmasıdır – şimdi insanlar makinelere hizmet ediyor, bedenleri onlara köle buluyor. Onların zihinleri artık sosyal ağlarda günlerini planlamasına izin veren elektronik cihazlarından kendilerini ayıramıyor. Birçoğu için en zeki olan, dinle ilgisi olmayan türlerin tümü arasında üstün varlık, “insanlar”, şimdi kendi icatlarının kölesidir. Ve onların insan merkezli vizyonunda, gelecekteki teknolojik gelişme devam ettiği müddetçe diğer türlerin ve Yeryüzü’nün yok edilmesi büyük önem taşımıyor.

Muazzam teknolojik gelişmelere ve yakın gelecekte onu pekiştirecek ve mükemmelleştirmeyi amaçlayan yapay bu inat halinde, hepten yapaylık eğiliminde olan bu insan ilerlemesi üzerinde savaş ilan etmeye karar veren bizler varız. Kır tekno-endüstrisinin Vahşi Doğa’nın her izini yok ettiği bir dünyada yaşamak isteyeceğinden buna karşı çıktık. Uygarlığın bizim için hazırladığı hayatı reddetmeye karar verdik. Doğumdan itibaren insan, tekno-endüstriyel medeniyetin “iyi” fikrinde olduğu değerlere bağlı şekillenir. Bu iyilik ve kötülük kavramlarını reddediyoruz. Ahlakın ne fikrine ne de uygulamasına bağlı kalıyoruz. Bu nedenle insanoğlunun doğayı yok etmeye ve onun mekânında yapay inşa etmeye çabaladığını gördüğümüzde, onlara saldırırken herhangi bir endişe hissetmiyoruz. Bu savaş ne insan türü için ve nede sosyal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını istediğimiz için değildir. İnsanın doğayı sevmesini istemiyoruz. Bu insana ve onun birçok konseptine, temsiline ve kurumlara karşı savaştır. Yani, tamamiyle uygarlığa karşı bir savaştır.

Birçok araç sayesinde, tekno-endüstriyel uygarlık hiper-uygarlığın zihinlerinde eleştiri kapasitesini geçersiz kıldı. Uyanmak, işe veya okula gitmek, çalışmak, eve geri dönmek, uyumak, her ve herhangi bir şey sorgulamadan her gün onlar için bu ikinci-doğa. Modern insanların neye dönüştüğüne dair bir soru yok. Belki çok fazla canlı ve sevinç dolu hissediyorlar. Onları sadece otomat olarak görüyoruz. Sadece uygarlığın kendisine sorgulamadan veya karşı çıkmadan dayattıkları bir sonraki eğilimi beklemektedirler. Ve elbette ki çeşitli araçlarla uygarlık komutalarını yerine getirirlerken, Yeryüzü ’nü ve onun üzerinde yaşayan her şeyi yok ediyorlar. Fakat hiper-uygar yalnız kendi bira ve sanal gerçekleri varsa önemserler. Arabalara binerlerse ve sayısız cep telefonuna hayran olduysalar onlar için ormanlar ve sık ormanların tahribatı nedir ki. Bunların hiç birini önemsemezler. Öyleyse, neden acınacak hayatları ile ilgilenmeliyiz?

“Gelişigüzel Fraksiyon” ve “Gizli Vaşak Grubun Öfkesi” (aynı zamanda ITS üyesi olan) kan kardeşlerimiz On sekizinci Tebliğinde şunları söyledi:

İnsanlar yerleşik hayata geçtiğinden beri, Kendilerini yok olmaya mahkûm ettiler. Bu dünyanın daha fazla insana ihtiyacı yok. İçinde yaşamı sürdürmek için insan kalmasına gerek yoktur. Daha güzel bir dünya görmek için insanoğlu yok olmalı. Hâlâ mümkün olmasına rağmen bunun çok uzak olduğunu biliyoruz. Şahsen insan kitlelerinden kurtulamayacağımızı biliyoruz, ancak Yeryüzü devam ettiği sürece, Elimizden geldiği kadar insan kitlelerinin büyük bölümünü öldürmeye çalışacağız. Bu yüzden en varlıklı semtlere saldırıyoruz.

Dünyanın insanlara ihtiyacı yok. Çevresel konularda çalışan hiç kimse onun kurtarıcısı olmayacaktır. İnsan, Yeryüzü ’nün kurtarıcısı değil, onun yok edicisidir. Modern insan bunu yapmak için her türlü yolu kullanacağından Tanrıyı oynamakta ısrar eder. Şimdi onun yenilikçi bilimleri modern insanı “Tanrı” ya yakınlaştırıyor, öyle ki kendisinin biri haline geldiğini veya zaten ilahi hissettiğini hissediyor. Bunun için insanları kronik hastalardan kurtarmak ve teknolojik yeniliklerle daha iyi yaşam kalitesi elde etmek için hümanist bayrağıyla ortaya çıkan yeni bilimler, nanoteknoloji ve biyoteknolojiyi kullanıyor. Fakat modern insan o kadar programlanmıştır ki, bilimi sorgulamayı bile çalışmaz. Hiçbir şekilde masum değildir, özel ilgi onun arkasındadır. Bakar ve bilimin vaat ettiği “daha rahat” yaşamın var olan her şeyde gerçekte yapay olarak nasıl olduğunu düşünebiliriz. Bu modern toplumdaki iletişim sosyal ağların ortaya çıkışı ile “daha kolay” hale geldi, ancak bunun sonucu ne oldu? Cep telefonunun ekranına bakmadan iki adım yürüyemeyen sayısız hiper-uygar insanlar. Dolayısıyla “kolaylık” karşılığında yapay eğilimli bir aktivite gelir. Böylece şunu soruyoruz: Sosyal paylaşım ağlarındaki diğer insanlarla iletişim nasıl gerçek? Bu akıllı telefonlar bağımlılık yaratan öneri “kolaylık” mı? “Kolaylık” karşılığında ona sunan nesne üzerinde bir bağımlılık vardır.

Daha önce yazdığımız gibi, uygarlık modern insanın önceden planlanmış yaşayacak hayata sahiptir. Uygarlık yapılarının tümü insanların tamamen uysal ve itaatkâr olabilmesi için çalışır. En azından Meksika’da, en önemli yapılardan biri, uygarlığın seyrini sürdürmesini sağlayan Kilisedir. Kilise ahlakın yayılması ve Tanrı korkusu yoluyla uygarlığa teslim aracı olarak katkıda bulunur. Beş yüz yılı aşkın bir süredir, insanlara iyi ve kötünün ne olduğunu anlattı. Beş yüz yılı aşkın bir süredir eskiden kalma yerlilerin tanrılarından istifade etti ve Batılı Tanrı’yı halkın inançlarına yerleştirmiştir. Onların Batılı Tanrısı bizi korkutmuyor, eskiden kalma yerli halkın inançlarını canlı tutmaya çalışıyoruz. Bu inançlar Batılılaşmış modern insanların zihninde anlaşılamayacak. Atalarımızın yaptığı gibi, kiliselerine sızdık ve onlara kendi Tanrılarına alay ettiğimizi hatırlatacak bir şey bıraktık:

– 20 ve 30 Aralık 2016’da, Torreón şehir merkezinde bulunan bir kiliseye, biri ev yapımı bir sigorta ile ve diğerleri ise zamanlayıcıyla çalıştırılan, iki kundakçı aygıt bıraktık. Bunlara ne olduğunu bilmiyoruz. Saldırıların sinir bozduğu ve iki cihazın varlığının basın ve yetkililer tarafından susturulma ihtimali çok yüksek.

its torreon

Birçok modern insanın medeniyeti ileriye götüren bayağı arzularını yerine getirmek için benimsediği “girişimci” söylemden nefret ediyoruz. Bunlara güzel bir araba satın almak, güzel bir ev almak, en büyük ve en pahalı saati almak ve en önemlisi ekonomik başarıyı elde etmek gibi amaçlar dâhildir. Bu vesileyle Meksika’da az bilinen, ancak gün geçtikçe büyüyen bir şirkete saldırmaya karar verdik. Yani, Tüketime iten ve Nanoteknolojinin ve biyoteknolojinin hiper uygar kişinin “yaşam kalitesini” geliştirmesine yardımcı olacak “mucizevi” ürünleriyle mükemmelleştiren bir firma olan, Sanki Şirket’inden bahsediyoruz. Öyle görünüyor ki şirket liderleri kullandıkları girişimci söylemle daha fazla mide bulandırıcı olamazlar. Bu onlara önemli olan tek şeyin başkalarına kuşkucu ve aldatmacaları ile daha fazla kar üretmek olduğunu açıkça göstermektedir. Nanoteknolojik ilerlemenin Vahşi Doğa’ya Fabián Meléndez, Jaime Ortega, Gerardo del Castillo ve María Cassasa’nın yarattığı zarar nedir? Onların umurunda olmadığı çok açık. IPad Tablet’i sevmeyi beyan eden birinin hayatına ne gibi saygılarımızı sunabiliriz? Evet, Castillo ve Casassa, sizin hakkınızda konuşuyoruz. Sanki üyeleri iyisimi dikkatli olun. Umarım hiç eko-aşırıcı şimdiye kadar düzenlediğiniz “Zirveler”e katıldı ve siz hatta fark etmediniz.

– 1 Şubat 2017’de, birçok polis birliği Torreón Coahuila’da seferber edildi. Sebep: ticari bir alanda bir bomba uyarısı var. Bu bildiri vasıtasıyla bu seferberliği yaratan paket bomba yerleştirme sorumluluğunu üstleniyoruz. Basın toplumun günlük düzenine yönelik bir saldırı söz konusu olduğunda her zamanki gibi yalan söyler. “Siglo de Torreón” sahte bir bomba olduğunu söylüyor. Biz bu yorumu çürütmek için buradayız. Paket, Torreón’daki Sanki müdürü tarafından açılmasının ardından patlamaya yönlendirildi: Fabián Meléndez. Bu nedenle cihaz Sanki ofisleri dışına bırakıldı. Ne yazık ki paket güvenlik güçlerine ihbar edilen biri tarafından bulundu ve muhtemelen daha çok devre dışı bıraktı. Sahte bir bombayla ilgisi yoktu, bu gerçekti. Belediye polisi niçin SEDENA’nın (Milli Savunma Sekreterliği) gelmesini beklemedi ve paket ile yeri bırakmayı yeğlemeyi seçmedi? Açıkçası sahte bombayla ilgili hikâye seçim yaklaşımı açısından daha elverişli bir hikâye. Meléndez içerisindeki paslı çivilerin vücuduna delinmesi ile patlayan bir paketi hak ediyordu. Bu sefer işe yaramadı, ancak ilerleme ve başarı adına Dünya’ya saldıranlar tarafından bunun bitmediği hatırlansın.

its torreon

its torreon

Komplo kurmaya ve saldırmaya devam edeceğiz. Eko-aşırıcılık genişliyor. Şehirlerde saklı ve en uzak dağlarda hepimiz içinde vahşi kükreme hissediyoruz. Nihai sonuçlara, son eko-aşırıcı öldürülene dek, ki bunu aklınızda bulundurun: Vahşi Doğa kendi intikamını alacak!

Vahşi Doğa’nın aşırı ve gelişigüzel savunulması için!

Paket-bombalarını çoğaltalım!

Hiper-uygarlığa terör ve ölümü için!

Eko-aşırılık ve gerçek nihilist terörizmin genişlemesi için!

ITS’nin Şili, Jalisco, Meksika Şehri, Meksika devleti, Brezilya ve Arjantin üyeleri ile suç ortaklığı ve bir kucaklaşma!

İtalya’daki nihilist teröristler ile kan bağının suç ortaklığı!

Yabanıla Meyleden Bireyciler – Torreón

Gizli Çakmaktaşı Bıçağı Klanı

Torreón, Şubat 2017

(tü) Inihilium

Con orgullo presentamos un nuevo proyecto cómplice web en turco, Inihilium.

¡Por la expansión del Nihilismo Terrorista!

¡Por el ataque indiscriminado y selectivo!

¡Muerte a la moral del ataque!


Bu yeni site REZNOV ile birlikte aynı verileri paylaşırken, nihilist proje olan Nechayevschinaed‘in de söylediği gibi, aşağıdaki konuları ele alır:

Terörizm: Nihilist, eko-aşırı ve politik karşıtı bireyler tarafından yayınlanan saldırılar, bildiriler, ahlakdışı tartışmalar, yazılar, fanzin, dergi ve daha fazlası.

Egoist Yasadışılık: Soygun, hırsızlık, ahlakdışı dolandırıcılık ve daha fazlası.

INIHILIUM toplumsal ütopyaları tırmandıran yazı veya konuları, yakınların duygusal eylemlerini, ve “uyarıcı hümanist çağrıları” yapan grupları takip etmez. Bu ders ile dini veya ideolojik aşırılıkla ilgili bombalama veya (gelişigüzel olmasına rağmen) grup metinlerini yayınlamayacağını belirtir.

Bireycilik ve nihilizme doğru!
Toplum ve onların ahlakının imhası için!
Nihilist terörist ve eko-aşırı grupların yayılması için!
Gelişigüzel ve seçici saldırı için!

http://inihilium.altervista.org/