(tü) Nietzsche, Devlet ve Devrim

Nietzsche –iktisat kuramları ile ciddi bir şekilde ilgilenmemiş olsa da– eserlerini kapitalizmin belli bir yorumu üzerine kurgulamıştır. Aslında 1870’lerde kapitalist üretim biçimi, en ileri ulusal formasyonlarda, sanayi kapitalizmine damgasını vuran rekabetçi aşamayı geride bırakıyor ve finansal sermayenin egemen olduğu emperyalist aşamaya giriyordu. Ne var ki Almanya’da durum biraz farklıydı ve bu ülkede kapitalizm, gecikmiş bir sanayileşme hareketi olarak feodal ilişkileri tasfiye ediyor ve bu nedenle de hâlâ ilerici bir yön taşıyordu. Öte yandan, Nietzsche, Marx ve Engels’in daha Manifesto’yu kaleme alırken gözlemledikleri kapitalizmin özünde yatan “küreselleşme” potansiyelini de sezmiş ve bundan bazı olumlu sonuçlar da çıkarmıştı. Sanıyorum ki Marx ve Engels ile Nietzsche’nin bu konuda otuz yıl arayla yazdıklarını alt alta koyarak birlikte okumak, aralarındaki ortak ve farklı noktaları saptamak açısından aydınlatıcı bir başlangıç olabilir.

Marx ve Engels (1848): “Burjuvazi dünya pazarını kullanarak tüm ülkelerin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik kazandırıyor. Gericilerin esef edecekleri şekilde, sanayinin ulusal temelini ortadan kaldırdı. Eski ulusal sanayiler yıkıldı ve bu yıkım hâlâ devam ediyor. (…) Ulusal üretimin karşıladığı ihtiyaçların yerini tatmin edilmeleri en uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerine bağlı olan yeni ihtiyaçlar alıyor. Eskiden olduğu gibi kendi kendilerine yeten ulusların ve bölgelerin birbirlerinden kopukluklarının yerini evrensel ilişkiler ve toplumların karşılıklı bağımlılıkları olgusu alıyor. Ve maddi üretimde olan şey, aynen kültürel üretimde de cereyan ediyor. Bir ulusun entelektüel ürünleri tüm ulusların ortak mülkiyeti oluyor. Ulusal dar görüşlülükler ve dışlamalar gitgide olanaksızlaşıyor. Ulusal ve yerel edebiyatların çeşitliliğinden evrensel bir edebiyat doğuyor.”[28]

Friedrich Nietzsche (1878): “Ticaret ve sanayi, kitap ve edebiyat değişimi, yüksek kültürün herkesin ortaklığına sunulması, hızla yer ve şehir değiştirmeler, halen toprak sahibi olmayan herkese özgü göçebe hayatı, işte bütün bunlar kaçınılmaz olarak ulusların zayıflamasına yol açıyor ve –hiç olmazsa Avrupa uluslarının– yıkımıyla tamamlanıyor; öyle ki bu gelişme sürekli karışmalar sonucunda karma bir ırkın, bir Avrupa insanının doğmasına yol açacak.”[29]

Yukarıdaki satırlardan anlaşılabileceği gibi, Marx, Engels ve Nietzsche kapitalizmin küresel eğilimi hakkında ortak görüşlere sahiptirler; ne var ki Marx ve Engels bundan proletarya enternasyonalizmi ve sosyalist devrim yönünde sonuçlar çıkarır ve bunların kavgasını verirken, Nietzsche giderek kaybolan aristokratik değerlerin yasını tutmakta ve oklarını “eşitlik” ilkesi ile bu değerleri yok etmeye çalışan burjuva demokrasisine çevirmektedir. Ulusallıktan “yüksek kültür”ün egemen olduğu evrenselliğe geçişi sağlayacak halka ise, Nietzsche’ye göre, ırkların karışmasından doğacak “Avrupa insanı” ve bir “Avrupa federasyonu” olacaktır.

Gerçekten de 1870 Alman-Fransız savaşına bir Alman milliyetçisi olarak katılan Nietzsche, izleyen yıllarda aristokratik bir Avrupa-merkezciliğine kaymış, fakat henüz ütopya niteliğindeki bu özlem kişiliğinde bir kolektif kimlik bunalımına yol açmıştı. Nietzsche düşünce ve duygu dünyalarını karşı karşıya getiren bu bunalımda yer yer Almanlar hakkında çok ağır şeyler söyleyecek ve kendisine Polonyalı aristokrat atalar arayacak, yer yer –Nazilere malzeme olan– anti-semit beyanlarda bulunacak ve yer yer de, tam aksine, Yahudileri göklere çıkaran ifadeler kullanacaktır. Bununla beraber unutulmaması gereken nokta şudur ki, Nietzsche, Alman ulusunu en ağır şekilde eleştirirken bile aslında Alman kalıyor ve kavgasını Alman kültürünün araçları ile veriyordu. “Nietzsche’nin germanik karakterinden bir an bile kuşku duymuyorum”, diye yazmıştır yakın dostu ve meslektaşı F. Overbeck, “gerçekte Nietzsche bir Almandan başka bir şey değildi; ancak imge dünyasında Slav idi”.[30]

Marx ve Engels’e göre başlangıçta doğa güçleriyle savaşan insanlar giderek doğaya kendi aralarında kurdukları ilişkiler aracılığıyla yaklaşmışlar ve böylece üretim güçleri, teknoloji ve mülkiyet ilişkilerinden oluşan bir “ikinci doğa” yaratmışlardı. İki düşünür kuramsal çalışmalarını “alt-yapı” adını verdikleri bu “ikinci doğa”nın analizine hasretmişlerdi: İnsanlar gerçek özgürlüğe ve yaratıcılığa kavuşmak için bu “ikinci doğa”yı da yenmek zorundaydılar. İlginçtir ki Nietzsche de tarih ve toplum analizlerini insan-doğa ilişkileri üzerine kurmuş, fakat “ikinci doğa”yı çok farklı bir şekilde tanımlamıştır. Filozofa göre insanlar, doğuştan gelen özelliklerin yanı sıra, “geçmişin hırslarının, yanlışlarının, hatalarının hatta cürümlerinin” de biçimlendirdiği bir “doğa”ya sahiptiler; fakat “yeni ve güçlü bir disiplin” ile bununla savaşıyorlar ve kendilerine “yeni bir alışkanlık, yeni bir içgüdü ve birinci doğayı yenecek ikinci bir doğa” yaratıyorlardı.[31] Nasıl “ikinci doğa” Marx’ta insanları “yabancılaştıran” bir işlev ile yüklüyse, Nietzsche’de de tüm değerleri “bayağılaştıran” ve giderek nihilizme yol açan bir işlevle yüklüydü. Böylece Nietzsche’nin felsefesinde insanlık savaşı da bir “doğalar savaşı” şeklinde ortaya çıkıyordu ve bu savaş “aynı”nın ebed-müddet yeniden yaşanması şeklinde ortaya çıkıyordu. Ne var ki, çoğu kez sanıldığı gibi, burada “aynı” olan şey, tekrarlanan, geri gelen şeyler değildi; “aynı” olan şey, sadece tekrarlanma, geri dönme olgusu idi. Hegel’e karşı büyük kavgalar veren filozof, daha sonra kendisinde de bir “Hegelci” taraf bulmuştur.[32]

Aslında doğa kavgasını eleştirel tarih anlayışıyla yürütenler umutsuz değillerdi; çünkü çok iyi biliyorlardı ki “birinci doğa”lar tarihte defalarca yenilmişti ve bizzat kendilerinin savaştıkları “birinci doğa” da bir zamanlar “ikinci doğa” idi. Nietzsche’nin kendisi de bu kavgaya “tüm değerlerin dönüşümü”nü (Umwertung aller Werte) hedefleyen radikal bir programla katılmış ve bu konuda ömrünün sonuna kadar da tutarlı olmuştur. Bir mektubunda, “Alman dilinde yazılmış en derin eser”[33] diye nitelediği kitabında yeni değerler düzeninin habercisi (ya da “peygamber”i) olan Zerdüşt, çekildiği dağda on yıllık tefekkürden sonra dağdan iniyor ve insanlara bu değerlerin temsilcisi olan “üst-insan”ı (Übermensch) anlatıyordu.[34]

Nietzsche, sınıf kavgasının yerine ikinci doğa ve yeni değerler kavgasını koyunca iktisadi ve toplumsal hayatın somut analizi yükümlülüğünden kurtuluyor ve sığındığı mitler dünyasında yeni bir aristokrasi düşlüyordu. Toplumsal hayat artık onun gözlerinde rantla yaşayan, üstün yetenekli, yaratıcı bir seçkinler grubuyla, bunlara hizmet etmekle mükellef kölelerden ibaretti. “Zayıflara karşı güçlülerin yanında olmalıyız” diyordu Nietzsche, “Yunanlıların köleci sistemleri yüzünden çöktükleri söyleniyor; biz ise kölelerimiz olmadığı için çökeceğiz”.[35]

Aslında “modern köleler” de vardı ve herkesin köleliği lanetlemesine rağmen Nietzsche de biliyordu ki, “(eski) köleler, modern emekçilerden (Fabrik-Sklaverei) daha güvenceli ve daha mutlu bir yaşam içinde olmuşlardı”.[36] Gerçi Bismarck işçilere bazı haklar tanımıştı: Artık işçiler asker olabiliyor, sendika kurabiliyor, seçimlerde oy kullanabiliyordu; fakat yine de durumları, kendilerine, “ahlak diliyle söylemek gerekirse, bir adaletsizlik” olarak görünüyordu. “Bu durumda soruyorum, diyor Nietzsche, hâlâ ne isteniyor? Eğer bir amaca ulaşmak isteniyorsa onun araçlarına da sahip olmak gerekir. Eğer köleler isteniyorsa onlara kendilerini efendi yapacak şeyler vermek deliliktir”.[37] Ve kendisi deli değildi; köleleri istiyordu. Oysa mevcut öğretim sistemi bu amaca tamamen ters bir işlev yüklenmişti ve bu durumda Nietzsche de, Marx’ın tezini ters bir amaçla tekrarlayarak, istediği düzenin kurucuları olarak “eğitilmiş eğitimcilerden” söz ediyordu.[38]

Gerçekten de öğretim sistemi Nietzsche’nin başlıca tutkularından biri olmuştur. Almanya’nın Fransa’ya zaferinden sonra bir dostuna yolladığı mektupta, Bismarck’a Strasbourg Üniversitesi ile ilgili bir reform tasarısı hazırladığını yazmış ve “orada, şimdiye kadar yüceltilen sözde kültüre son vermek ve ‘Alman esprisi’ni diriltmek için gereken asli Alman öğretim kurumunu kurma fırsatının ne kadar utanç verici biçimde kaçırıldığını göstereceğim” demişti.[39] Bir yıl sonra kaleme aldığı, yine öğretimle ilgili yazıda da temel kaygısı “Alman esprisi”ni canlandırmak olmuştu. Alman okulları pratik olarak başarılı olmuş, “orada burada taklit edilmiş”, fakat kültürü tamamen devletin amaçlarına bağlayarak asli (authentisch) Alman esprisine ters düşmüştü. “İnsanlar asli Alman esprisinden nefret ediyorlardı; çünkü gerçek kültürün aristokratik niteliğinden korkuyorlardı.”[40]

Nietzsche’nin savunduğu düzende “maddi değerler” egemen olmayacaktı. Kapitalist bir toplumda yaşayan ve geçimini özlediği seçkinlere özgü rantla sağlayan filozofumuz “fiyatı olan bir şeyin değeri yoktur” diye yazmıştır.[41] Esas olan aristokratik, estetik değerlerdi ve bunları da ancak güçlüler yaratabilirdi. “İnsanlığın başına gelebilecek en büyük felaket, diyordu Nietzsche, yeryüzünde güçlü olanların değerlerde de ön planda olmadıkları zaman ortaya çıkar”.[42]

Maddi değerler küçümsenip aristokratik ve estetik değerler ön plana çıkarılınca elbette ki toplumsal düzende insanın insanı istismarı da farklı bir anlam kazanıyordu. Son eserlerinden birinde, “bugünlerde her yerde, diyor Nietzsche, üstelik bilimsel süsler içinde, geleceğin istismarcı niteliği ortadan kalkmış toplumlarından söz ediliyor”. Oysa bu olanaksızdı. Çünkü, diyor düşünür, “istismar, bir toplumun ilkelliğinden, eksikliğinden, yozlaşmasından doğmuyor; temel organik işlev olarak canlının özünden kaynaklanıyor ve bu, tam da yaşama istenci demek olan güç istencinin bir sonucudur”.[43]

Böyle bir toplumsal formasyonun devlet yapısı ne olabilirdi?

“İkinci doğa”nın, yani Nietzsche’nin düşüncesinde “temel-yapı”nın öğelerinden biri olarak, devlet, kuşkusuz düşünürün şimşeklerini çeken bir aygıt olmuştur. Gerçekten de, Nietzsche, devletten “soğuk canavarların en soğuğu” diye söz ediyor ve devletin en büyük yalanının da “ben devlet, halkım” sözlerinde yattığını ileri sürüyordu.[44] Ancak bu, Nietzsche’nin tüm devlet fikrine değil, Fransız Devrimi’nden gelen, rasyonel, somut ve yaşam güdülerini kısıtlayan devlet olgusuna karşı itirazıydı. Düşünürün “kanlı maskaralık” dediği Fransız Devrimi devlet örgütünü yetkinleştirmiş ve “sözde gerçekleri ile de çapsız ve bayağı olan her şey üzerinde edim ve ikna gücünü”[45] uygulamıştı. Ve hâlâ da uyguluyordu. “Bireyler için gerçek özgürlük, diyor Nietzsche, ancak tamamen uygarlaşmış bir toplum içinde neferleşmedikleri müddetçe vardır: Böyle bir toplumda, insan, kendisine, mülküne ve elindeki tüm iyi şeylere sahip olmak özelliğini kaybeder. 1789’dan itibaren, Devlet, herkesin hakkını şeytani bir biçimde yuttu ve acaba devletin tam egemenliği adı altında, gelecek, bizlere bir Fransız bürokrasisinin despotizminden beslenen bambaşka bir zulüm rejimi hazırlamıyor mu? diye kendi kendime soruyorum.”[46] Bu despotik bürokrasinin felsefesini ise Kant yapmıştı: “Yetkin insan kimdir? Devlet memuru. Devlet memuru için yüksek bir formül bulan felsefe hangisidir? Kant’ın felsefes.i”[47] Nietzsche’nin Rousseau’dan nefret etmesinin nedeni de bu düşüncelerdi. Oysa aslında Rousseau ile aynı noktadan, “doğaya dönüş” ilkesinden hareket etmişlerdi; fakat Rousseau buradan Hristiyan ahlakına ve “eşitlik doktrini”ne doğru yönelirken, kendisi gerçek doğaya, yani yaşam güçlerine sarılmıştı. Zaten eşitlik fikri de, Alman insanını aptallaştıran “iki Avrupalı uyuşturucudan” biri olan Hristiyanlığın (diğeri de alkol) ürünüydü.[48]

Nietzsche’nin toplumsal devrim düşmanlığı I. Enternasyonal ve Paris Komünü sırasında tüm yoğunluğuyla ortaya çıkmıştı. Fransız ordusu Komün’ü kana boğduktan bir ay sonra bir dostuna yazdığı mektupta, “aniden ortaya çıkan ejderha kafalı Enternasyonal, diyordu, gelecekte uluslar arasındaki kavgaların ötesinde, bambaşka kavgaların habercisi olarak bizleri korkuttu”.[49] Zaten Komün döneminde Paris’te çıkan yangını duyunca “birkaç gün boyunca tamamen çökmüş ve gözyaşlarına boğulmuş”tu. Nietzsche, kökleri daha gerilere giden bu nefretini ömrünün sonuna kadar korudu ve halkçılık iddialı tüm devlet yapılanmalarını düşman belledi.

Nietzsche burjuva devletine düşmandı, fakat ona yönelttiği eleştiriler daha önceki çağlarda yaşanmış köleci ve aristokratik toplum değerlerine duyduğu özlemden kaynaklanıyordu. Burjuva devletleri insanın doğal içgüdülerini, “güç istenci”ni gemlediği ölçüde lanetlenmeye layıktı. Nitekim düşünür bu bağlamda emekçilerin dışında kadınların özgürleşme hareketine de karşı çıkmış ve bu hareketin kadınların kadınsı içgüdülerini yok ettiğini ileri sürmüştür.[50] Nietzsche özellikle biyolojik verilerden ve içgözlemden hareket ederek, “sosyolojinin yerine egemenlik formasyonları doktrini” (italikler bizim) kurmak istiyordu. Devlet hakkındaki gözlemleri de bir yönüyle bu çalışmalarıyla yakından ilgilidir. Bununla beraber düşünür devlet konsepsiyonunu bireyci bir ilkeye dayandırmamıştır.

Nietzsche’ye göre “ben” (Ich, Moi) metafizik bir yanılgıydı ve nesne, madde, öz, birey gibi kategorilerde olduğu gibi insan düşüncesinin yarattığı bir şeydi. “İnsan bilincinin bu kadar uzun süre dünyevi olguların en şaşırtıcısı, organik evrimin en üst derecesi olarak görülmesi de erken varılmış bir sonuç” olmuştu. Aslında evrende vücudu oluşturan dürtü ve içgüdüler demetinden başka bir şey yoktu ve “bilinç” de bunların bir aracıydı. “Organik yaşamın, sonunda nasıl zorunlu olarak ortaya çıktığını bilmiyorum” diyordu Nietzsche. Kısaca vücut bir mucize, hatta “mucizelerin mucizesi” idi.[51] Mutlak bir köken arayışını dışlayan bu biyolojik (materyalist) yaklaşımı ile Nietzsche, psikoloji biliminde de bir devrim yaptığı kanısındaydı. Ona göre “tüm psikoloji, hep ön yargılara ve ahlaki korkulara takılıp kalmış, derinliklere dalmaya cesaret edememişti. Şimdiye kadar hiç kimse, (kendisinin yaptığı gibi) psikolojiyi morfoloji olarak, güç istencinin evrim kuramı olarak incelemek cesaretini gösterememişti”.[52] Bu materyalist psikoloji anlayışına göre “bir psikolojik olay, dışarıdan öyle görünse bile, başka bir psikolojik olayın nedeni olamazdı”.[53] Nietzsche’nin birey-toplum ilişkisi anlayışı da bu materyalist temel üzerine kurulmuştu. Ulusal karakterlerin doğuşunu da açıklayan bu anlayışa göre, “Toplum bir seri etkinliği bireye varlık koşulu olarak empoze ediyor ve hem birey hem de halk buna alışıyordu ve böylece bu etkinlikler kuvvetlenip, derinleşiyordu. Büyük dönüşümler yaşayan halklarda güçler yeni bir şekilde örgütleniyordu: Şu veya bu öğe ayrılıyor ve varlık için daha zorunlu olduğu için ağır basıyordu. Örneğin bugünkü Almanların pratik ve ölçülü esprileri gibi”.[54] Ne var ki bu süreç, Hristiyan ahlakı ve ondan sevgi ve eşitliğe dayanan doktrini miras alan burjuva demokrasisi ve sosyalizm kuramları aracılığıyla toplumların yozlaşma ve soysuzlaşmalarına yol açmıştı. Nietzsche nihilizme varacak bu süreçle savaşıyor ve yaratıcı bir seçkinler grubunun egemenliğini özlüyordu. Bu grubun oluşturduğu devlet, kuşkusuz, kapitalist devlet olacak ve canlının yaşam dürtülerini ve güç istencini kolektif planda yaşayacaktı. “Canlı varlığı belirleyen şey, büyümek zorunda olmasıdır; diyor Nietzsche; yani gücünü artırmalı ve başka güçleri yutmalıdır”. Bunun yolu ise egoizm ve savaştı. Bu aklın seçtiği bir yol değil, yaşamın kanunuydu. “Savaşı ve fetihleri kesin ve içgüdüsel olarak reddeden bir toplum çöküş halindedir; diyor düşünür; demokrasi ve bakkallar hükümeti için olgun hale gelmiştir”.[55]

Ne teorik ne de ampirik bir iktisadi analize dayanan bu görüşler Nietzsche’de iki yönlü bir eğilime yol açmıştır. Gerçekten de düşünür, bir yandan –ileri Avrupa ülkeleri açısından– savaşı, kolonyalizmi ve fetihleri övüyor, fakat öte yandan da ulusal devletlerin aşıldığını, yakında bir Avrupa Federasyonu kurulacağını sevinçle müjdeliyordu. Avrupa, dünya egemenliği için savaşında İngiltere’nin, Almanya ise –aynı süreçte aracı olabilmek için– Hollanda’nın sömürgelerine ihtiyaç duyacaktı. Aslında Nietzsche’de bu ikili tutumu yaratan şey, 1880’lerde, kapitalist dünyada, sanayi sermayesinin egemen olduğu rekabetçi dönemden finans sermayesinin egemen olduğu emperyalist döneme geçişin kapitalizm-devlet ilişkilerinde yaratmış olduğu çelişkili gerginlikti. İlginçtir ki iktisat ve sosyoloji disiplinlerini çok küçümseyen Nietzsche bu konuda şaşırtıcı öngörülerde bulunmuştur. Örneğin “benim için önemli olan, yavaş yavaş ve tereddütlerle gelişen Avrupa Birliği’ni görmüş olmamdır” derken, Nietzsche, bu birliği de dünya ticaretindeki gelişmelere bağlıyordu. Dahası, ona göre, “tek başına para, er veya geç Avrupa’nın tek bir kitle halinde bütünleşmesini sağlayacaktı”. Ne var ki Nietzsche’nin Avrupa’sı, demokratik değil militarist, köleci ve fetihçi olacaktı. “Günümüzde ticari krediyi kaybetmemek için asker olmak gerekir; diyordu düşünürümüz; gelecek yüzyıllar için, kamusal hayat ve parlamentolar en uygunsuz kurumlardır”.[56]

M. Foucault’ya “Deliliğin Tarihi”nde ilham kaynağı olan Nietzsche, aforizmalarından birinde, “bireyde bunama nadir bir şeydir; diyordu; fakat gruplarda, partilerde, halklarda, çağlarda bu bir kuraldır”.[57] Ne yazık ki sözünü ettiği bunama hem kendisi hem de halkı açısından her iki düzeyde de gerçekleşti. Önce kendisi, 1889 başlarında, birey olarak bilinçsiz hayata göçtü; kırk dört yıl sonra da Almanlar, kolektif olarak akıllarını Adolf Hitler adında bir çılgına teslim ettiler. Nietzsche, Hitler rejimini görmedi; fakat nazi kuramcıları onu okudular, beğendiler ve okuttular. Fakat Nietzsche gerçekten de Nazizmi hazırlayan fikir akımları içinde önemli bir yer aldı mı?

Deja un comentario

Tu dirección de correo electrónico no será publicada.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.